Bu gadget'ta bir hata oluştu
Uygarlık Tarihi Bir Tarım Uygarlığı mıdır? Uygarlık tarihi insanın ilk insan olarak gelişimi ile başlayan ve geniş bir zaman dilimini kapsayan bir süreci tanımlamaktadır. Bugün en ilkel kabileden en gelişmiş batı toplumlarına kadar her toplumun veya ulusun bir uygarlık tarihi vardır, fakat her birinin kilometre taşarı birbirinden farklıdır. İlk insanın avcılık-toplayıcılık teknolojisinden, hayvancılık (çobanlık) -ta­rımcılık teknolojisine geçiş, insanoğlunun görüp geçirdiği en büyük kültürel devrimlerden biri olarak kabul edilmektedir. İnsanın yaşam yolculuğunda şu ana kadar kat ettiği aşamalar: İnsanın insan olma süreci ile başlayan ve birisinin diğerinden daha fazla pay almasını sağlayan ve bu uğurda binlerce yıllık yaşamda müşterek oranda yaşama savaşının geldiği nokta olarak görüyorum.



Bir zamanlar yer yüzeyi tamamen doğal yapılardan oluşurken, şimdi %83’ü insan tarafından değiştirilmiş olup insanın uygarlık tarihi yolculuğunda sağladığı kazanımlar şöyle açıklanabilir: Mağara yaşamından 104 katlı gökdelenlere, Mahrem yerlerini bitki yaprağı ile kapatan yaşamdan günde birkaç defa değişen süit takım elbiselere, Avcılık ve toplayıcılıktan lüks restoranlara, Organik gıda tüketiminden transgenik gıda tüketimine ulaşılmış bulunmaktadır.Ağaçtan yapılan ilk aletten lazer teknolojisine, Ok fırlatmaktan kıtalar arası balistik füzelere, Karşıdan karşıya bağrışılarak yapılan haberleşmeden uydular üzerinden haberleşmeye, Saldan modern uçak gemilerine, Sopa ile tohum ekiminden uzaktan algılamalı çok fonksiyonlu traktörlere Öküz ile çekilen kağnılardan, saate 581 km hızla giden süper iletken trenlere, At sırtında yolculuktan uzay gemileri ile marsa yolculuğa, Bir zamanlar suda görüntüsünü görebildiği resmini şimdi Video ve TV de görüntülenmeye, Ağaç gövdesi, hayvan derisine ve kil tabletlerine yazılan yazıdan bilgisayarlı bileşim çağına, Uçurtma ile haberleşmeden e-posta ile haberleşmeye, Çıplak gözle doğanın izlenmesinden, elektron mikroskopuna, Yağ kandilleri ile aydınlanmadan elektrik enerjisine geçiş.

Peki bu süreçlerin nasıl böyle oluştuğunu biliyor muyuz? Bilgi çağına giren dünyanın bazı bölgelerinde örneğin Yeni Zelanda da Mauriler, Avustralya’da Aborjinler, Amazondaki yerliler, Orta Afrika’nın ortalarındaki ormanlarda ve Endonezya ormanlarında yaşayan ilkel kabileler yanında, günümüzde tarım toplumunu yaşayan Asya-Afrika ülkelerinin insanlarının bulunması geçmişten günümüze insan-tarım ilişkisinin anlaşılmasında önemli bir kilometre taşı olarak irdelenmektedir.

Papua-Yeni Gine, Afrika’daki bazı kabileler ve Berazilya’daki Amazon yerlileri halen hasırdan yapılmış ve etrafı çamurla sıvanmış evlerde oturmakta, ağaçla toprak açılmakta ve beslendikleri bitkilerin tohumları toprağa gömülmekte, toprak kaplarda yemek pişirilmekte ve su taşımaktadırlar. İnsanın bir kısmının bilgi çağında yaşadığı dünyamızda halen bazı insanların neolitik dönemi yaşamaları insanın tarım ile ilgili bilgi birikimini net bir şekilde açıklamaktadır.Bugünkü bilgi toplumunun bu süreçten geçtiği dikkate alındığında insan-tarım ilişkisinin evrimi ve yaratıcılığının sonuçları daha net olarak görülmektedir. Tarım, insanla doğa arasındaki ilk ilişkiyi doğuran faktördür. İhtiyaçtan doğan alet kullanma ile başlayan ve bugün en üst düzeyde teknoloji geliştiren insanın ilk yaşama kaygısı ile başlattığı süreç bugün aynı şekilde devam etmektedir. İnsanlık tarihinin çeşitli aşamalarını (Hazır toplayıcı-avcı toplumlar, Tarım toplumu, Sanayii toplumu, Bilgi toplumu (iletişim toplumu) ve bu aşamaların meydana gelmesinde ve tarım süreci ile olan ilişkisi incelenmesi bilim tarihinin ilgisini çekmektedir.

İşte Bilim tarihi bu anlamda geçmişten günümüze ve yarına uzanacak yolda sapmalara meydan vermemek için doğu tespit yapmamıza yardımcı olmayı sağlayacaktır. Bilindiği gibi insanın diğer insanlarla değişik konularda bilgi alışverişi, kendisini ifade etmesi, bilgisini paylaşması için kullandığı ilk sembol dilleri önce yumuşak ve işlenebilir bitki dokularına işlemiştir.

Bitkilerin kalıcı olmaması ve kısa sürede ayrışmasını gören insanların bunun yerine hayvan derisi üzerine işlenmesini denemiş, ancak bunun da organik kökenli olması ve kısa sürede ayrışması sonrası yeni arayışlar da kalıcılığı yüksek olan ve istenildiği şekilde şekil alabilen kil tabletlerine işlenmesi izlemiştir. İlkel tarımın tam olarak ne zaman başladığı bilinmiyor ama insan toplulukları, ilkel tarımı, yani tohumunu kendisinin ektiği ürünün büyümesini, gözleyebiliyor ve bunu yiyecek olarak kullanabiliyordu. Ama ektiği ürünün sağlıklı bir şekilde büyüyebilmesi, sulanması gibi zorunluluklardan daha önemlisi diğer hayvanlara yem olmaması için ürünü koruyabilmesi gerekiyordu.

Bu ise göçebe bir topluluk için çok zordu. Çünkü topluluklar, belli bir alanda konaklıyor, avcı grupları (erkekler) 1 günde gidilip gelinebilecek mesafedeki bir yarıçap içinde avlanıyor, toplayıcı gruplar (kadınlar, çocuklar ve yaşlılar) daha dar bir yarıçap içinde bitkilerdeki nişasta-karbonhidrat bazlı ürünleri toplayarak, beslenebiliyorlardı. O bölgedeki kaynaklar tükenince yeni bir bölge aranıyordu. Yeterli besin sağlanamadığından nüfus artışı sınırlanıyordu. Bu doğal sınırlamalardan dolayı, düzenli tarıma ilk geçilen yerler, ürün ve beslenme kaynaklarının doğal olarak fazla olduğu, Mezopotamya ve Nil havzası gibi sulak alanlar olmuştur. Nehir kenarlarına, avlanabilecek hayvanlar geliyor, sulama problemi olmadığı için etrafta daha fazla bitki ve ağaç dolayısıyla toplanabilecek daha fazla nişasta-karbonhidrat bazlı ürünler oluyordu.

Bundan dolayı bu bölgelerde, insan toplulukları daha uzun süreli kalma ve nüfuslarını arttırma olanağına kavuştular. İnsanın insan olması yani, iki ayağı üzerinde yürümeye ve kollarını, ellerini kullanmaya başladığı gün­den bu yana değişik kültürel etkinliklerde bulunmuştur. Bu kültürel etkinliklerle beraber insan belirgin anlamıyla ya­ratıcı ve üretici olma durumuna ise ancak M.Ö. 12.000 – 10.000 sıralarında, toplayıcı, avcı ve göçebelikten yerleşik dü­zene geçtikten ve onun ardından da M.Ö. 4.000-3.000 yılları dolaylarında Mezopotamya ve Nil’de hemen hemen aynı dönemlerde yazıyı icat edip kullanmayı ba­şardıktan sonra ulaşmıştır.Bu tarım devriminin yeni bir dönemi olmaya başlamış olup ilk defa kabileden feodaliteye geçişin süreçleri başlamış olmaktadır. Yerleşik olmak, yani bir köyde ya da kentte güven içinde sürekli oturmak, insanoğluna gıda ve her çeşit mal biriktirme olanağını sağlamıştır. Tarımsal artı değeri olan değişik eşyalar ise mal alışverişine, başka deyimle ticarete, ticaret de yazının icadına yol açmıştır. İlk yazının resimli ifadeler olması üretici güçlerin ürettiği malı satmak için komşu kentlerdeki ya da civar ülkelerdeki tüccara hangi malları satmak istediğini ve karşılığında ne gibi ürünler almayı düşündüğünü anlat­mak için resimli yazıyı, yani kutsal yazı adını taşıyan hiyeroglifi ve çok sonra da alfabeyi yok­tan var ettirerek devam etmektedir. Yazının icadı insanoğluna bilgisini ve düşüncelerini saptama olanağını sağladığı gibi düşünme sisteminin yaygınlaşmasına ve insan toplulukları arasında ilişkinin yalgınlaşması ve yeni üretim ilişkileri yanında sosyal yapılanmaları da
beraberinde getirmiştir.